HAYATA ARMAĞAN YAZILAR - Document to Flipbook
Published on Oct 01, 2026
Description:
1
Yâre Mektuplar
1
Ey bu şehrin güzeli, kalbimin yalanı, derviş yüreği hanemizden, sonu
gelmez bir yolculuğun ıssız ve hoyrat, insan ve yalan kokan penceresinden
unutulmuş yitik bir gençliğin küçücük bahçesindeki yaşama duacı beyaz
papatyalara ve içli sarmaşıklara mecbur ettin bizi. Biz ki sevdayı yüreğimizin en
derin, en soğuk ve penceresiz hanesinde saklardık. Korkardık yiğit ve cesur
olacağımız yerde kaypak ve aşka müptela olmaktan. O kadar kendimizden uzak, o kadar yabancı şehirlerdeydik ki adımız anıldığında binlerce çiçek solar, binlerce kuş uçuşurdu çığlık çığlığa. Akşam olurdu çocuklar çekilirdi evlerine
hayatın ağır bir işçisi gibi. Yıldızlar düşerdi, biz kalbimizin yabancısı olurduk. Kireç badanalı duvarlar arasından, fukara gönlümün gelgitleri arasında; gurbet
ve hasret ortasında, şehirden ve insanlardan kaçan, olmayanı arayan bu gözler
önünde eşsiz bir tebessüm, asil bir edayla görünüveren; hüznümün, gözlerimin
ve yüreğimin perdelerini aralayıp hayatımıza düşen, bizi sarsan suret, güzellik, zarafet ve nezaket. Biçimsiz, kuralsız ve haşarı dünyalara sürgün ettin bizi. Yüreğimize el sürdün, gülümsedin yok ettin. Şimdi kalbim çıkışı olmayan bir
zindan, gözlerim gardiyan, Yağmur yağar düşlerim silinir, yavru ceylanlara yol
gösterir adım. Ellerimden çiçekler açmaz ama hüznümden bağ bahçe çoğalırdı. Adımlarımız dolaşırdı, biz hayatın köylüsüydük. Ey bilinmeyenim, hayata gülüp geçenim, Çocukları bilir misin? taş ve
toprak avluda tarladan annesinin yolunu bekleyen, uzamış kirli saçları, lastik
pabuçları, kırk yerin-den yamalı elbisesi ve donuk bakışlarıyla umudu pörsümüş, yüreği büyümüş o çocukları. O çocukların buruşmuş gön-lünü, dünyayı sığdırıp, çocukluğunu sığdıramadığı o göz-lerini? Güneşi avuçlayamayan o ellerini?
acıyla akran düşlerini? ayaza kesmiş hayallerini? solmuş, pörsümüş ve
ertelenmiş uykularını? Mahcup delikanlının mazlum ve yetim sevdasını?
gelinlik kızların çeyiz sandığını, gece uykularını? Annenin yüreğini, babanın
direncini? Hayal-lerinden büyük bir şehirde sırtına hatıralarını ve tedirginliğini
sarmış bir çocuk oldun mu? Sahi sen hiç yaşadın mı?
E benim günahım , beyaz yarim, Dün bütün sayfala-rını kopardım hayatın. Tecrit edilmiş ne varsa yaşamaktan yana özenle yakama yapıştırdım. Dudaklarıma bir sigara iliştirip usulca sokaklara açıldım. İnsanlar benim kadar
yalnızdı. Çaresiz yürüdüm. Yanımdan geçen bir çocuğa el-lerimi uzattım, saçlarını okşadım. Kuru yemişçinin önünde çekirdek çıtlatan serçelere selam
verdim, giden bir trene el salladım ....2
2
Ey gözümün yaşı, vefasız sırdaşı, Kaç gündür odamın penceresinden pervazlara konan kuşların kederini, gözlerindeki dinginliği, kanatlarındaki ahengi izliyorum.bir kuş kadar cevval ve
hayatla uyumlu olamamanın tedirginliği, biçimsiz ve göçebe olduğum hissi, ellerimdeki acemilik, yüzümdeki gurbet bir uçurumun ürpertisini getiriyor
gözlerime. içim acıyor; açamamış bir tomurcuk, yapraklanamayan ağaç, duvara
tırmanamayan bir yavru kedi bütün bedenimi karış karış dolaşıyor, adın gece
oluyor, hayâlin ızdırap. dudaklarımda iğreti bir ıslık, okulların önünden
geçiyorum bazan, simit satan çocuklara gülümsüyorum, kaçarcasına şehirden
kendimi bir parkın en ücra kanepesine bırakıyorum. olmuyor, olmuyor içimde
kederlerin en hınzırı, virân, bakımsız ve metruk sokaklara götürüyor beni, suretsiz çocuklar sarıyor etrafımı, içim yanıyor. gece oluyor.. Ne kaldı geriye
kalbim! diyemiyorum, kelimelerdeki şefkat bir annenin merhameti gibi
yapışıyor dudaklarıma. hazan da olsan, kuru bir yaprak gibi dökülsen de artık
içime “vazgeç kalbim!“ diyemiyorum. Oysa artık çok geç biliyorum; sensizlikte
saadet.Ey kelimelerin en vefasızı, sızısı, Akşamüstü bir çocuğun düşmesi gibi kuyuya tarifsiz acılar içinde sensizliğin
ortasına bir kez daha düştüm. düşündüm, neden vakitlerim sana ayarlı, adını
andıkça neden içimde çiçekler açıyor, binlerce kuş birden havalanıyor. oysa
ömrüme ziyân gözlerin, gönlüme keder. kavuşmak sana, ellerini tutmak
sensizlikten beter. anladım ki ben sende kaybolmuşum; unutulmuşum. Yarın sokağa çıkacağım, ne kaldıysa senden rüzgâra bırakacağım... 3 “ Şu dağlarda kar olsaydım / Bir asi rüzgar olsaydım /Arar bulur muydun beni /
Sahipsiz mezar olsaydım “ Arar bulur muydun sahi, gece kuşları pencerene tüneyip sabahı kirpiklerine
doladığında, bir yetimin gözlerinden şehrin tutuştuğunda, yüreğinin en ücra ve
ıssız köşesinde bir yoksulun sessiz ve derinden çığlığında, çocuğun düşü
annenin yasında; arar bulur muydun sahi? Bir yolcu otobüsünün arka koltuğunda
tarifsiz kederler içinde, bilmediğim bir şehre gider gibiyim. Ellerimde3
örselenmiş bir yürek, ne yana dönsem acemi kimliğim, ne yapsam ben, ne
tutsam kimsesizliğim. Bir parkın yalnız kanepesinde, simit satan çocuğun
direncinde, sabrında, şu önümde uçuşan kuşların telaşında, şu serseri şehrin
hengâmesinde hep ben, tarifsiz ben, ben .. !
Yağmur yağsa da birden, sokaklar boşalsa diyorum , kalabalıktan
korkuyorum can, annemi özlüyorum. Tutsa ellerimden, bağrına bassa hiç
ayrılmasa diyorum, uyusak günlerce ...Şehri dolaştım bütün gün, ha bire
koşturuyor insanlar bir yerlere, arabalar durmadan gelip geçiyor, ya biz
yaşamıyoruz diyorum ya da bunlar çıldırmış. Talebelik yıllarımdan aşina çarşıya
giriyorum, yine dükkânların önü eski kitaplar, yürüyorum işte yine uykulu
haliyle o çay ocağı; fokurdayan çaydanlık, tahta tabureler, ihtiyar çaycı bile hiç
değişmemiş. Ey yâr, içimde bir kuş çırpınıyor sanki, bir nehir akıp gidiyor, gelmese de
mektubun sözlerin değip geçiyor. Ya-lan dudaklarımdaki tebessüm, saçlarımdaki serinlik, şimdi gönül harâbezâr, vakti değil, dışarıda hayat şuh, zaman berhudâr. Sarıl düşlerine, hayattan ayrıl yâr, ey yâr ... 4
Ey yâr, ürkütüyor yüreğimi o çiçeğe değen ellerin, hınzır bir ıssızlık oluyor
dilinin ucunda, bölündüğün hissi bir bozkıra dönüşürken gönlümün en ücra
yerinde, bir kör kuyu gibi sessiz ve kimsesiz bekliyor. Ellerinde vaktim, gözlerinde mekanım, dudaklarında ömrüm, yüreğinde ışıldayan yeryüzüm bir
figan oluyor. “ sevdalarda geçici ” diyorsa da şair, bu sıvaları dökülmüş, pencereleri kapanmış gönlümde içimi perde perde oyan “ sen “ çekip gitmiyor, bir yağmur gibi çiseliyor kederime adın, suretin serinleten bir rüzgar hala. Öyle
bir hal ki bu; bir vehim, geçemiyorum sokaklardan sendeliyorum, gördüğüm her
şekil bir anlam ifade etmiyor, hafızasını yitirmiş gibi. O kadar emanet duruyor ki
her şey iğreti, biçimsiz. Rengi yok mevsimin bahar olsa da ağaçların yeşilliği
plastik, çiçeklerin kokusu yalan, alelade bir yaşam insan yüzlerinde hüküm
sürüyor, bakımsız ruhlar, aşksız sevgisiz yüzler... Yâr, bu sessiz sedasız soluşum
sensizlikte, bu şehir, bu bitmez tükenmez aykırılığım, ya bir cinnetin ayak
sesleri ya da inziva. öyle geliyor ki bana bu bendeki sevda değil, belki suretin de
değil kalbime bastığım, öpüp öpüp ağladığım. Yâr, anladım bir yerlere koyamadığım gözlerin değil bana el eden, bu
insafsız hayat, bu ruhuma dar gelen bedenim, cümle kederlerim, kuruntularım ...4
5
Perişanım, gecenin duldasında yalnızım, kalemler yazmaz halimi
anlamsız, şekilsiz yüzüm; kararsızım.kaç gündür düşlerimde mavi bir kuş, güvercin belki öyle güzel ki gözleri öyle dokunaklı ve dalgın ki bakışları, gelip
dokunması yok mu yüreğime, eriyesim geliyor, yanasım kül olasım. Yar, hayın yar zalım zar, en hoyrat anlamları yüklerken gönlüme, sesime
ve nefesime ne halde olduğumu düşünmedin. Mevsimler yalan dedim inanmadın, dönüp duran bu kuşlar, esen rüzgâr, bu sarhoş yağmur yalan dedim, inanmadın. Bir dal yasemen, solmuş sararmış bir yaprak ya da buruşmuş bir kağıt parçası
gibi bıraktın kendini hayın, biçimsiz ve yabancı âleme. Hiçbir bir şey yerdeki taş
havadaki kuş bile böyle sefil ve pespaye bir kayıtsızlığı, yaşamışlığı ve
anlamsızlığı yakıştıramaz ne yüzüne ne yüreğine ne düşlerine. Bazen insan
hayatın üstüne üstüne geldiğini, boğulur gibi olduğunu hissettiği, her şeyi en
sevdiği üzerine eğildiği değerlerini bile yüzüstü bırakıp tanımadığı bilmediği
uzaklara gitmek, o acıtan, kanatan soluksuz, bitkin bir ölü gibi bırakan şeylerden
uzak, yabancı kalabalıkların arasında bir ağaç, mazisiz bir kuş, kedersiz bir bulut
gibi yaşamak eriyip yokolmak ister. Keşke zaman geriye dönebilse de kaçıp göçebilseydin, yüreğin aşkına, gönül hatırına bir cam bardağı zamanın en ıssız anında kırabilseydin. Hayatı
inciltip yüzüstü bırakabilseydin... yâr yâr5
6
Bu karsız ve ayazsız o kadar soysuz kış günleri, şuh bir kadın gibi asılıyor
dudaklarıma, benzersiz, sınırsız bir kalabalık oluyor gözleri. Bir çocuğun
boğuluşu, bir çiçeğin hissedilmeyen soluşu, ağaçların yapraklarını terketmesi
oluyor yüreğim. Hayat kopuyor en kalın yerinden şehir çatlayacak kadınlar, o
uykulu kadınlar o kıl kadir hafif kadınlar o doymamış arzulardan muzdarip
çatlayacak. Aşk tarifsiz bir kederle bir bedevi gibi, bir metruk ev gibi, yarım
kalmış bir şiir gibi kalakalacak. Kaldırımlarda vakitsiz Leylâlar, unutulmuş ve
hükümsüz bir kâğıt para gibi kararsız ve umarsız gönül teraneleri, solo sevdalar, rotasız merhabalar. Şimdi akşam öyle bir akşam yâr. Gece vardiyasında varını yoğunu, bütün
direncini, yarım yamalak sevincini, umutlarını ve düşlerini yitiren bir işçi
gibiyim. Şimdi, bu teneke alemde kim tutar yasımı? Benzimdeki solukluğu, gözlerimdeki fersizliği, kalbimdeki kırılmışlığı hangi tabib sevdaya yorabilir?
Bu renksiz, kokusuz, umutsuz mektup hangi postacının ellerine sığabilir? Ya da
kalbinden başka sığınacak yeri, düşlerinden gayrı gidecek mekânı olmayan bu
insanı hangi aklı selim anlayabilecek?
Ey yüreğini mesken tuttuğum yâr, bakma bu pırıltılı günlerin bir bulut gibi
saçlarına ağdığına. Çevir gözlerini yüreğine, göreceksin için bir bozkır, bir kara
tren, istasyon ve bekleyen yolcular...6
7 “ Ana Mecnun denir ki ezber etmiş
Dilinde her nefes evrâd-ı Leyla ”
Söyle kuşlara, bu sabah haneme uğramasın. Adını dahi unutan, sılasını terk
eden, köhne yüreğine iliştirdiği iğreti tebessümü dilsiz insanlara bırakan, bu
kaypak ve bulaşık şehri, bu amansız ve dümensiz, pulsuz ve adressiz hayatı
reddeden, en güzel yerinde ömrün, sevincini sürgün eden hayatı zindan, ölümü
vuslat bilen bu insan sana ne vaat edebilir? Bütün azalarımla ben kalbimden
geçtim, şimdi elsiz ayaksız bir kuyuya düştüm. Başımda çığlık çığlık kuşlar, avuçlarıma yürüyen karıncalar, kör bir rüzgar, kulaklarımda iniltiler. Öyle bir
hal ki tarifi imkansız, hayali ziyan. Gothe’ ye en güzel şiirini yazdıran iksir, ihtiyar oduncuya aklını alıp
parmaklarını kestiren ateş, Mecnun’ a çölü mesken yapan esrar, Şair’ e
kelimeleri kifayetsiz kıldıran muamma, kaleme hükmeden parmakları kanatan
ve yaralayan güç, velhasıl yanmış, kül olmuş yürek; harabe. Viranenin
pervazlarına tünemiş, mekân tutmuş, her daim bir böcek gibi içten içe kemiren
gözlerin, böğrüne soğuk bir bıçak gibi sokulan sözlerin, uzanmayan, uzaklaşan
ellerin…
O kadar aldanmış olmalısın ki kelimelerin büyüsüne, tebessümlerin
samimiyetsizliğine, bu yangını gelir geçer sanıyorsun. Bilmez misin kalp
camdan, kırıldı mı bir daha yapışmaz. Bu kor ateş hangi mektupta köz olur da, gözlerine düşer, avuçlarına sığar, dudaklarına hece olur. Anladım ki ey yâr, senden can değil, hoyrat vakitlere mahsus ağyâr olur7
8
Bu gece bahar gelecek, bak ibibikler öttü. ay gözlerime düşecek, erik
ağaçları çiçek açacak ben bir başıma bu ıssız sokaklarda, bu sensiz ve sessiz
sokaklarda yitik ve yılgın insanların ardı sıra yürüyeceğim. Tutup yakalarından
“ sizide mi bir meçhul Leyla böyle melül ve mahzun eyledi” diyerek bir
türkünün orta yerinde yitip gideceğim. Hüküm çoktan verilmiş gayrisi yok
Gayrisi yalan ve talan, gayrisi ıssız istasyonlarda sesini aramak, bir çift yalana
bir ömür bağışlamak, kimsesiz hanelerde duvarlara konuşmak, gayrisi yok
gayrisi haram. Bakkal defterlerine düşmüş adım, kirli camekânlarına gözlerim. Ne vakit
önünden geçsem gel der gibi içeriden yaşlı bir ses. Her seferinde içimde telaşlı
bir kuşun suya dokunuşu, tedirginliği. Gitsem içimdeki kuş biliyorum ölecek, biliyorum ay bir daha doğmayacak, çiçekler solacak. Çocuklar birden bire
büyüyecek… gitsem bu şehir bir daha açmayacak pencerelerini….o bakkal
amcam gülümsemeyecek bir daha, Hayatın yalan olduğunu bilmiyorsun, o masum bakışlardaki ihanet seni
tenha istasyonlarda bırakacak bilmiyorsun. Yüzümün bir yanı insansız, sokaksız, şehirsiz metruk ve münzevi bilmiyorsun. Hayat ihanet, sahte ve maskeli yüzler, satılık sevinçler, sürgün tebessümler, bilmiyorsun. Gün yavaş yavaş solacak, hanene akşamlar çökecek, bir bir dökülecek avuçlarına.. Yenildim. Ellerinde mektuplarım, gözlerinde ömrüm, yorgun bir güvercin
gibiyim, ne yapsam acep, nereye gitsem, peşimde tedirgin bir yürek…8
Mektup Selam Söyle Benden Sılaya ... Kıvrım kıvrım uzanan bir yol gibidir de hayat, yüreğin gurbetinde rehin
kalan özlemleri ağlayan çocuk suretinde sunar, vakit akşamdır, kuşlar sürü sürü
servi ağaçlarına tüner, şehrin uzak bir köşesinden bir ezan sesi yırtar sessizliği, sokaklar boşalır perdeler çekilir. Yalnızsan, kimsesizsen, sokak lambaları
yetmiyorsa aydınlatmaya gönlünü ışıklara da küsersin. Hanen virane, ıssızlığın
pür melâlindir artık. Tutamaz ellerini geceni ıslatan, düşlerini kotaran, umudunun şafağında körpeliğine yüz süren yabancılığın. Gelir oturur
tükenmişliğin yanı başına, bir yudum su, bir nefeslik sigara, bir avuç keder, küçülüp uzaklaşan gözler... Geceninsindir, adı konulamayan kederlerin
avuçlarında oradan oraya uçuşan kör bir kelebek gibi çaresiz, pencerenden sızan
sokak lambası ışığı kadar huzursuz ve ruhsuz, gözlerine perde perde inen gurbet
kadar kimliksiz, dilsiz ve biçimsizsindir artık. Değiştiremez seni hiçbir şey, yüreğin soğumaz, sılan rehindir hasretin tarifsiz deli tay. Bir çocuğun üşüyen elleri gibidir bazen hayat, hiçbir şeyin moraran
ellerini kendisine sunulan pırıl pırıl bir oyuncak, bir parça çikolata, bir külah
dondurma kadar ısıtamayacağı gibi önünde ceketlerin düğmelenmesi, arkandan
kalabalıkların usul adımlarla yürümesi, ceplerindeki şişkinlik, her yandan
selamlanmak; bir gülü koklaman, yağmura dokunabilmen, bir kelebeğin
omuzlarına konması, bir bebeğin yüzüne tebessüm etmesi kadar soğuyan
yüreğini, kırağı düşmüş gençliğini, umudunu sevincini her şeyini ısıtamayabilir. Yoksun ve yoksulsundur, çiçekler arasında taş, böcekler içinde kuş. Bazen itibarlı bir orospudur. Gelir en güzel yerinde gecenin bırakır da etini
alamazsın ruhunu, geçen yıllar kadar vefasızdır. Hazırsındır; filizlenen
gençliğini, pas tutmuş umudunu, göveren direncini avuçlarına bırakmaya, başını
koyup dizlerine bir ömür ağlamaya, bir ceylan gibi vurulmaya. Oysa
inanamazsın kelimelerin yalan suretin hayal olduğuna. Bir nisan yağmuru gibi
birkaç damla yağar geçer de sende biriken bir nehirlik hüzündür sadece. Çoğu zaman sırnaşık bir sevgili gibi gelir sokulur en zayıf anında. Tutmak
istersin ellerini, bastırmak için yüreğine, yüreğindeki öfkeli sese sesteki kedere. Tutamazsın kayıp gider avuçlarından kalakalırsın. Yalnız aynalarda suretin
duvarlarda sesin kalır. Bir güle kıyamadığın, bir çocuğu ağlatamadığın, güneşe
borçlu, insanlara dost hissettiğin, ölme-den öldüğün içindir hepsi. Boş ver aldırma, kazanan hayat olsa da yenilen sen değilsin. Al yüreğini
eline, sevincini tazele, gülümse... Bir İnce Sızı İçimizde...9
Sarar tenimizi bir ince sızı, şimdi mevsim kıştır aylardan Ocak. Ellerimizin gözlerimize kalbimizin ruhumuza uzak olduğu, kalabalıkların sürü
sürü çığlık çığlığa tüm bedenimize, düşlerimize yürüdüğü, ince bir sızı gibi her
yanımızı kapladığı mevsim. Biz topraklarından kopmuşlar, göçmen kuşlar
kimsesiz yersiz yurtsuzlar gelip geçse de bütün mevsimler yaşadığımız sadece
hazandır. Tüm benliğimize yabancı, hiçbir varlığa mekâna ve zamana ilişiksiz
ve ilgisiz bir emanet gibi tedirgin ve iğreti durarız hayatın orta yerinde. Kalbimize ihaneti ruhumuza aldatışı gözlerimize vefasızlığı yaşatırız, yaşatırız
da için için yanarız, ağlarız. Bütün insanların yükü, hayatın kederi gâmı, yoksulların âhı, çocukların burukluğu omuzlarımızdadır. Ne bu alemin biçimsiz
insanlarıyla ilişki kurabiliriz ne de bu hayattan bir beklentimiz olur. Derin
kederler içinde kendi kendimizi yaşarız. Hayat anlamsızlaşır çoğu zaman, silinir her şey gözlerimizden, tutunacağımız bütün dallar kırıktır, bir uçurumun kenarında hissederiz ürkek ve
acemi bedenimizi. Hiçbir değerimiz kalmaz sahipleneceğimiz, sıkı sıkıya
bağlanacağımız; ne günaha yaklaşır ayaklarımız ne de sevâba. Ne yakınız
Allah’a ne uzak. Ne harama koşuyoruz ne helâle. Öyle kararsız, gayesiz
kimliksiz bir halde yaşar gideriz.Yalnızızdır da çoğu zaman, öyle mahzun bitmiş
tükenmiş bir haldeyizdir ki içimizde fırtınalar kopar, ağaçlar yapraklarını döker, kuşlar, böcekler cümle mahlûklar ölür de okunmaz anlaşılmaz halimizden
pürmelâlimiz. Biz göçmen kuşlar yersiz yurtsuzlar, tedirginler, şimdi mevsim kış, içimizde ince bir sızı, acı, hayat ...
Nisan... Kederden Firarî Kalbe Ziyan. Nisan... bu baştan başa sırnaşık bir sevgili, melonkolik bir aşk, istasyonlarda bekleyen yolcu, erik dalında kuş, başımızdaki kavak yelleri, bu
insanı deli eden çiçekler, nisan... gün doğmadan daha, alacakaranlıkta en güzel
yerindeyken uykunun çıkınına yüreğinden gayrı hiçbir azık katmadan insanları
zulmü şehri kederiyle bırakıp uzaklara uzaklara açılmak. Bir kasabanın yalnız, bakımsız istasyonunda bir kanepenin ucuna acemice ilişip gülümseyen insanlara, ağlayan çocuklara bakıp “ ey hayat! nerdesin, gözlerin hani? “ diyerek tüm10
gençliğini, hüznünü ve düşlerini bırakıp gelen trenin son vagonuna ağır
adımlarla atlayıp “ ey hayat, kapan ayaklarıma” diyebilmek. Nisan... debdebe, ihtişam ve ihtiraslar hovardası. Bir kır kahvesinde tahta
iskemlenin üzerine tünemiş ihtiyar, ağarmış saçlarıyla buruşmuş alnında güneşi
ağırlayan bahtiyar.” Bu gözlerindeki saadet, gönlündeki tazelik... acep neden
“ sükût “ lûtfet sende olandan, feragat kalbten, kendinden ... “ bir yağmurlu
gecede bulduk kendimizi, bir kokananın koynunda saadeti kovaladık, nerden
bilebilirdik kalbimizde talan olduğunu. Bir can kaldı feragat edecek, ondan
gayrısı ziyankâr. Nisan... nazenin suretlere hoyrat ve yabanıl tebessüm, zamanı çatlatacak
ihanetler, ruhu coşkusunun doruğunda kabzedecek esaretler... işte bozkır, yamacında köylü bakışlarının ve samimiyetinin duldasında rençber. “ Selamün
Aleyküm dayı, nedir bu ıssızlığın içindeki âheng, bu kulakları çınlatan sükût?
“ “ avuçlarına bak oğul! Dudaklarını mühürle, mil çek gözlerine, işitme, kalbini
aç, onu emanet bil “ bizde ondan ne kaldı ki açabilelim baba, biz yağmurlara
küstük, gözlerimize merhametle bakan gözlerden kaçtık, fukarayı gönlümüzden
ölümü hanemizden kovduk. çocuklarımız bizimle büyüdü, hayatı çok sevdik, hiç
ölmeyecektik baba. Nisan ... kederden firarî kalbe ziyan. Ömür Ey!
Geçip gidiyor ömür dediğin. yoksul omuzlarına yorgun kuşlar, ağaran
saçlarına hırçın sonbahar tünüyor. Penceresine kör, sağır ve dilsiz yıllar, arsız ve
hoyrat hatıralar vuruyor. Sokakları tenha, kaldırımları yabancı, hanesi ışıksız, çocukları sevinçsiz. Güneş pervazlara yitip giden günlerin, sönüp biten aşkların, akşam sarısı kederlerin, yağmurlu ve sabıkalı sokakların, sevgiliye adanan
bakışların küllenen hatırasını nakşederken, en derin hüzünlerin en mazlum
sinelere çekildiği, en melül yüreklerin en mahzun saatlere sığındığı zaman ve
mekan. İnsanı iliklerine ve hücrelerine kadar sığlaştıran bir tebessüm bırakıyor
yaşam. Kırılgan ve nazenin yüreğini, dünyayı sığdırdığı gözlerini, uykularına
dar gelen düşlerini saklıyor çocuk. Gazozsuz, resimsiz, adsız ana ve babasız
bayram anıları, Resimli sakızlar, uzamış yağlı saçlar, ayağından büyük ayakkabı, rengi ağarmış önlük, yaklaştıkça uzayan okul yolları.Babanın zamanı çatlatacak
yıldızları bir bir avuçlayıp söndürecek sabrı ve kahrı . Umudu çiftkanatlı